BELDEMİZ DİN ALİMLERİ
1- İSMAİL KELEŞ
KELEŞZADE AHMET OĞLU İSMAİL HİCRİ 1100 LÜ YILLAR MEZAR TAŞI ÜZERİNDE YAZILI OLAN.
HİCRİ 1100 LÜ YILLAR MİLADİ 1684 YILLARINA TEKABÜL EDİYOR.
BU ŞEKİLDE MEZAR TAŞLARI GENELDE O DÖNEMİN ULEMA-ALİM SINIFINA TEKABÜL ETMEKTEDİR. BALLICA BELDESİ (MELİNOZ KÖYÜ)- MERKEZ MAHALLESİNDE (KUŞANTO) MERHUMUN MEZARLIĞI BULUNMAKTADIR.
ALLAH RAHMET EYLESİN.
MEZAR TAŞINDAKİ YAZI:
“ Oku bir fatiha rahmetenlilalemin
……………….. fi makamı emin.
Mağfur ve merhum Keleşzade İsmail bin Ahmet
Ruhuna el fatiha
1100 (Hicri)”
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
2- HACI EMİN EFENDİ
3-MÜFTÜ SAİT ALİ ULUSOY

1911 Yılında Of’un Ballıca Köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Abduşşekkür , Dedesi Hacı Seyit hoca efendidir.
Müftü Sait Ali hoca çok küçük yaşta yetim kalmıştır. Çeşitli Kur’an kursları ve hocalardan din dersleri alarak kendini yetiştirmiştir.
Borçka vaizliğine tayin edilmiştir. Sırasıyla Borçka,Arhavi ve Sürmene vaizliğinde bulunmuştur.
1955-1958 yıllarında Akçaabat müftülüğü yapmıştır. Burada çok sayıda hoca yetiştirmiştir. Birçok hocaya ileri seviyede özel dersler vermiştir. Bundan sonra 1 yıl Erzurum-Hınıs, 1 yıl Trabzon-Tonya müftülüklerinde görev yapmıştır.
Son olarak 1959 yılı sıralarında Trabzon-Araklı müftülüğüne atanmıştır. 1960 yıllarında kendisine Kadir-i Müderrisliği verilmiştir.Ölümüne kadar bu görevde kalmıştır. 06,10,1964 yılında geçirdiği kalp krizi sonucunda genç yaşta hayata veda etmiştir.
Çok zengin bir dini eserler kütüphanesi vardı. Çok güzel, etkileyici , düzgün bir diksiyonla vaizler verirdi. Vaizleri çok beğenilir ve aranırdı.
Allah Rahmet eylesin.
4-MİKTAD YILMAZ

5-AHMET ALİ YAŞAR
Of'un Ballıca (Melinos) köyünde ailenin tek erkek evladı olarak dünyaya geldi. Babası ilme ve ilim ehline hürmet ve hizmeti olan ve birçok müderris yetiştirmiş bir aileden geliyordu. Çok iyi derecede Arapça ve Farsça lisanlarını biliyordu. Tahsil hayatına ilk adımı onunla attı. Dört yaşlarında hasta yatağında yatarken ona Kur’an okutmaya başladı. Beş yaşına geldiğinde Kur’an-ı Kerim’i yavaşça okumaya başladı. Altı yaşında iken de babası rahmetlik oldu. dördü kız olmak üzere beş kardeş annesinin korumasına kaldı.
Tam bir Osmanlı hanımefendisi olan annesi ilme çok meraklı olduğundan onları okutmaya azami gayret sarf etti. dedesinin babası da müderris olarak hayatını geçirdiği için evlerinde bir oda dolusu kitap vardı. Annesi bu kitapların sahipsiz kalmasını istemiyordu. Ama maalesef dedesinin kitapları o devirlerdeki baskılar yüzünden evden kaçırıp gizledikleri yerde olumsuz şartlar sebebiyle tahrip oldu, bir kısmı ise emanet alanlar tarafından geri getirilmedi ve bu kütüphaneden ona hiç bir kitap kalmadı.
Gerek annesi gerekse diğer bazı köylüler okumaları için Dernek nahiyesinden Süleyman ÇIKRIK isminde bir Hocaefendi’yi getirdiler. Bu arada ilim tahsil eden beş arkadaş oldular.
Köyümüzün medresesi (Melinos Medresesi) Trabzon’daki ilk medreselerden. Çok sayıda âlim yetişmiş buradan. Bizim okumaya niyet ettiğimiz yıllarda çok harap bir haldeydi. Malum, dinî tahsil yasak. Medreseler kapatılmış, harap-bîtap. Biz Medreseyi neredeyse baştan aşağı onardık. Döşemeleri kendi imkânlarımızla yenilemeye çalıştık. Fakat geniş imkânlar yoktu o zaman. Hiç unutmam bazı zamanlar ders yaparken alttan gelen rüzgâr yerdeki kilimi hareket ettirirdi. O günkü şartlarda elimizden bu kadar geliyordu.
Süleyman ÇIKRIK Hocaefendi’den sonra köyümüze Çaykara’nın Hopşara köyünden meşhur müderris Süleyman SULA Hoca’yı getirdiler. Kur’an-ı Kerim, biraz tecvit ve sarf derslerini ondan okuduk. Bu arada hocamızın hanımı rahmetlik oldu ve hocamız, çocukları küçük ve annesiz kaldığı için, mecburen köyüne döndü.
Bu iki hocamızın köyden ayrılmasından sonra köylü bizleri okutmak için ne kadar hoca aradılarsa da bulmaya muvaffak olamadılar. Buldukları hocaların bazıları geldi fakat kısa bir müddet sonra köyden ayrıldılar. Bunun üzerine köyün ileri gelenleri tekrar Süleyman SULA efendiye ısrar etmek üzere Hopşera’ya gittiler. Bu arada Süleyman Hocaefendi kendi köyünde ders okutmaya başlamıştı. Bu sebeple talebelerini bırakamayacağını söyledi. Ve gelenlere Şur köyünde Muhammed SULA isminde bir Hocaefendinin çok iyi bir âlim olduğunu ve yasak dönemlerde 19 sene Kars’ın Pendivan köyünde hocalık yapıp orada birçok talebe okutup bir kaç tanesini de icazet alacak seviyeye kadar getirdiğini, eğer bu hocayı alabilirseniz bu çocukları okutabilirsiniz, der. Ve hocanın şu anda Kars'tan izine geldiğini belki de hala geriye dönmemiş olabileceğini söyleyerek hemen Şur köyüne gitmelerini ve hocayı aramalarını söyler.
Muhammed SULA Hoca ile Tahsil Hayatı
Tâbii ki bu günler fetret dönemleri idi. Değil Arapçanın elifbanın dahi okunmasının yasak olduğu günlerdi. Bu sebeple köylüler biz bunları nasıl okuturuz diye meşveret ettiler ve bazen yatsı namazından sonra bazen sabah namazından sonra değişik evlerde ve saatlerde büyük çile ve meşakkatler içerisinde hocamızın fedakârlıkları ile okumaya başladık.
Hocamızın yaptığı bu fedakârlıklara karşı çevre komşulardan bazıları hasetlik ettiler, kimileri hocamızı karakola şikâyet ettiler, kimileri de biz hoca tutacağız da filâncılar mı okuyacak öyleyse biz hoca tutmayalım kararına vardılar.
Hocamıza 5 lira aylık veriliyordu. Annemiz bu işe tahammül edemeyip yine ders okuyan 5 talebenin velilerine giderek ben kimsesizken hocanın aylığının 1 lirasını veririm der. Bunun üzerine diğer talebe sahipleri de ‘Biz de 1 er lira verelim de hocayı göndermeyelim.’ derler. Hocamıza ısrarla bu teklifi kabul ettirirler. Bunun üzerine hocamız mahalledeki medresede kalarak vazifesine devam eder. Derslerimizi belli zamanlarda evimizin yanındaki seranderin altında yeraltı gibi bir odada hocamızla beraber okumaya başladık. Bir müddet burada derslere devam ettik. Daha sonra derslerimizi medresede okumaya başladık.
Kendisi ilim yolunda çok gayretli bir hocaefendi idi. Bizlere ders verdiği müddetçe (hemen hemen 20 sene) belki de köyden dışarı hiç çıkmamıştır. Of’a dahi inmemiştir. Cenaze namazlarına bile “İlim farz-ı ayındır; cenaze ise farz-ı kifayedir.” diyerek gitmediğine şahidim.
Hocamızın icazet vermesi ile on yedi sene süren ilim tahsilimizi tamamladık. Fakat ilmi tahsilinin sonu olmadığı için bir yandan ilim tahsiline devam ederken bir yandan da köyümüzün orta mahallesinde fahri imamlık görevine başladık. Bu arada Hocamız rahatsızlandı. Fakat yine de medreseden ayrılmak istememişti. “Ben talebelerimin arasında ölmek isterim.” derdi. O günlerde okuttuğu talebeleri de bize gönderdi. İlk dönem orta mahallede dört sene talebe okuttum. İki sene köyümüzde hizmetten sonra köy halkının talebeye karşı hasetlikleri sebebi ile köyden ayrılmaya ve Yemişalan köyüne gitmeye mecbur kaldık. Burada üç sene ders okuttuk. Buradan tekrar ilk vazife yerim olan orta mahalleye döndüm. Burada okuttuğumuz talebelere icazet verdim. Orta mahallede beş sene kaldıktan sonra Of'un Çamlı Kaban mahallesinde de beş sene kalarak talebe okuttuk. Buradan tekrar Yemişalan köyüne dönerek iki sene hizmet ettim.
Sıkıntılı Günler
O günler dinî tahsile kesinlikle göz yumulmayan günler. Jandarma kimseye nefes aldırmıyordu. Ders yaptığımız zamanlar her zaman bir baskın yiyeceğiz diye endişe içerisinde olurduk. Köyümüzün bazı tepelerinde nöbetleşe beklerdik. Yolda bir atlı görecek olsak hemen birbirimize haber salar. Tedbir almaya başlardık. Bu husustaki bir hatıramı anlatayım: nöbetçiler vazifesini tam yapmamış olacak, bir seferinde baskına uğradık. Arkadaşların kimi kapıdan kimi pencereden kaçtı. Ben hiçbir yere gidemedim. Memurlar içeri girdiler. Baktılar, zabıt tuttular. Hocayı götüreceğiz dediler. Köylü bu işe razı olmadı. Onlar da epey ısrarcı oldular. Bizim mollalardan bir hacı Ahmet vardı. “Siz hocayı illa götürecek misiniz! Götürün ama önce şu pencereden dışarıya hele bir bakın” dedi. O devirde talebelerin dikkatleri dağılmasın diye medreselerin pencereleri dışarıdan yapılırdı. Onun için memurların dışarıdan haberleri yok. Bir de baktılar ki bütün köylü kapıda. Kalabalık onları caydırdı. Fakat yine de hemen pes etmediler. Her birimizden birer Of kabağı istediler. Bizler de getirdik, aldı gittiler. Unutmam ben o zamanlar akranlarıma göre küçüktüm. Kabağı zor taşımış hatta yere düşürmüştüm.
En çok sıkıntı çektiğimiz mevzulardan biri de kitaptı. O devirlerde bu günkü gibi rahat kitap bulmak yoktu. Ders okurken on beş kişiye bir kitap düşüyordu. Biz de kitabı alır on beş günlük dersimizi yazar diğer arkadaşa verirdik. Gündüz ders var mecbur gece yazardık tabi. Yazardık da gaz yok, ışık yok. Biz de ormandan çalı çırpı toplar, yakar onun ışığından istifadeye çalışırdık. Bir gün yine böyle kitabı aldım. Gece ateşi alevlendirdim yazmaya başladım. Ama ateş hemen sönüyor. Bir daha... bir daha... ateş alevlenip sönüyor. Yan tarafımızda oturan yaşlı bir nine vardı. Allah rahmet eylesin. Pencereden beni görmüş. Zeytinyağıyla çalışan bir lamba getirdi bana. Bir gecede on beş günlük dersimi yazmıştım. O gece ne kadar sevinmiş o neneye ne kadar dua etmiştim anlatamam.
Tasavvufi Hayatla Tanışma
Köyümüzdeki hocamız Muhammed SULA Efendi maneviyat ehline çok saygılıydı. Bize tasavvuf ehlinin hallerinden çok bahsederdi. Biz de çok küçük ve genç yaşta olduğumuz için Hocamıza bir şey soramayıp etraftaki yaşlılara sorup öğrenmek isteyince Of’un Taşhan nahiyesine bağlı Mapsona köyünde Hacı Ahmet Efendi isminde bir nakşî şeyhinin bulunduğunu ve kâmil insan olduğunu anlattılar. Köyümüzden o köye yaya olarak üç saatte gidilirdi. Biz de hafif kar yağışı altında Beş talebe arkadaşımla Taşhan nahiyesine oradan cüz’i hediyeler alarak bir Cuma günü Hocaefendinin köyüne vardık. Evini soracağımız an üsten aşağı beyaz sakallı yaşlı bir zatın geldiğini görünce arkadaşlardan onu tanıyan birisi, işte hoca efendi dedi. Elini öptük. O da: ‘Cumaya gidecektim, belki misafirlerim gelir dedim. Onun için bekliyordum.’ dedi ve bizimle evine döndü. Elimizdeki küçük hediyeleri getirmeye utanıyorduk. O da Rasûl-i Ekrem Efendimizin “Hediye makbuldür ne kadar az olursa olsun.” Hadis-i Şerifini okudu. Cuma namazına gittik. Dönünce evinde ilk olarak ona intisap ettik, bir müddet böyle devam ettik.
Zaten bizim zamanımızda Of’ta yerleşmiş bir Nakşî geleneği vardı. Yusuf Efendi, Ferşat Efendi, Kalamor Mehmed Efendi, Şeyh İsmail Efendi... Bizim bölgenin eski hocaları. Hemen hepsi Gümüşhanevî Dergâhından yetişmişti diyebilirim.
Hocamız Hacı Muhammed Sula Efendi de, merhum Hacı Abdurrahman Efendi’ye bağlı idi. Bizim icazete bir kaç gün kala Hacı Abdurrahman Efendi’yi icazete davet etti. Medresede devrin âlimleri ve büyük zatlar ile sohbetler oldu. İkindi namazını kıldıktan sonra hocamız Hacı Abdurrahman Efendi’ye “Benim gücüm yettiği kadar maddî ilmi bunlara tamamlamak için say-ı gayret gösterdim. Maneviyatlarını da sana teslim ediyorum.” dedi. Mezun olacak olan 45 arkadaşımızla bir halka halinde intisab biati yapıldı. Böylelikle irtibatımız başladı.
Çok zaman geçmeden, Orta Mahalle camiinde ilk görevde iken, birde baktık ki hiç habersiz akşama yakın bir vakitte birisi medreseye doğru geliyor. Hacı Abdurrahman Efendi olduğunu anlayınca karşıladık. Üç gün medresede bizimle kalıp çevreye kadın-erkek sohbetler verdi. Neşr-i tarikat etti. Oradan kendi hanemize geldik. Bir-iki akşam evde kaldık. Ondan sonra o bizlere gelir biz de devamlı ziyaretine giderdik.
Tekrar bir sefer de Of’a geldi. İlkbahar idi. Evin bahçesinde oturduk, letaif derslerini bize bir armut ağacının altında tarif ve tavsiye etti. “Çalışın, akşamleyin eve gelince de insanlara Hakka giden yolu tarif edip mana yolunda rehberlik yapın” deyince, bizim haddimiz değil bunu nasıl yürütebiliriz diye düşünürken buyurdular ki: “Bir insan 40 günde kesbi kemâlât kazanır da bu kadar ilme hizmet eden niçin kazanmasın. Bizim yolumuz Kur’an, Sünnet yoludur. Kur’an, Sünnet yolunda da ilimsiz muvaffakiyete varılmaz. Allah yardım eder siz gayret edin” der. Ve arkasından insanlara zikir dersi vermek ve yardımcı olmak için bir icazetname yazmış ve bizlere dualarda bulunmuş. Biz de onlara hayatımız boyunca gösterdikleri yolda menfaat gözetmeden say-ı gayret edeceğimize söz verdik. Hayatta olduğu müddet sohbetlerine ve ziyaretlerine elhamdülillah devam ettik. İnşaallah son nefesimize dek kapılarında nöbeti devam ettirip ebedi hayatta da komşuluğunda bir araya toplanmayı Mevlâ nasip eder.
6- ALİ İNAN HOCA

Ali İnan Hoca efendi Of'un Ballıca (Melinos) köyünde 06.09.1936 yılında
Babası Hurşit ve Annesi Fatımadan dünyaya gelmiştir. İlim ehline hürmet ve
hizmeti olan aileden geliyordu. Tahsil hayatına ilk adımı kuranı kerimi
öğrenerek başlayan hoca efendi, 13 yaşında iken 1950 yılında 7 kişilik bir
arkadaş grubu ile Muhammet SULA haca efendiden ilim tahsiline başlayan Ali İNAN
hoca zor şartlar içerisinde Arapça; Hadis Tefsir Fıkıh Kelam Akait ve daha nice
dersler okuyarak 9 yıl ilim tahsilinden sonra ballıca köyündeki medresede icazet
merasimleri yapılmıştır. Burada ilim tahsilini bitiren Ali İnan Hoca 1959 1960
yıllarında Trabzon'un Akcaabat İlçesi Akaköy'de 2 yıl imamlık görevinde
bulunmuştur. Buradan ayrılan Ali İnan hoca efendi, 1963-1964 yılları arasında 2
yıl Of'un işkanaz köyü kiraz camiinde görev yapmıştır. 1964-1965 yıllarında ise
İstanbul'un Beykoz ilçesi Paşabahçe harmantepe camiinde İmamlık görevinde
bulunan hoca, burada bir çok ilmi faaliyette bulunmuştur.1966 yılıda ise icazet
aldığı Ballıca köyünde imamlık görevinde bulunmuş daha sonraki yıllarda
insanlara dini tepliğ etmeye milli ve manevi yönde birçok faaliyette
bulunmuştur. Ali İNAN hoca Efendi 1981 yılıda ise ikinci kez Trabzon'un Akcaabat
ilçesi osman baba köyünde imamlık görevinde bulunmuş ve hayatını kuran ve islam
yoluna atamiş biri olarak Of'un Ballıca Beldesi Büyük Mahallede hayatını devam
ettirmektedir. Yüce Rabbim islam üzere kuran üzere evlatlar yetiştirmeyi
hepimize nasip eylesin. Yüce rabbim Onları yetiştiren Mahmut Sula hoca Efendiye
Rahmet eylesin Amin.
7-CEMAL TERZİOĞLU
